Sabahattin Ali’nin, Almanya yıllarında yaşadığı aşktan esinlenerek yazdığı bu eşsiz eseri öncelikle 1940-41 yılları arasında Hakikat gazetesinde tefrika edilmiş, sonradan kitap haline getirilerek Türk Edebiyatı’nın kült novellası olmuştur.

Kendi halinde, ailesi ve çevresince ezilmeyi kabullenmiş, suskun ama içinde hırçın sularla gelip durulanmış sözlerle yaşayan Almanca mütercimi Raif Efendi’nin gizli defterinin kapağı aralandığında başlayan macerası, okuyucuyu Berlin’de yaşanan naif bir aşk hikâyesine götürüyor.

Gençlik yıllarında gittiği Almanya’da bir resim galerisinde rastladığı Kürk Mantolu Madonna tablosu Raif ‘in amaçsız geçen hayatını apansızca değiştiriverir. Daha önce hiç tatmadığı duygular onu bu suretin peşinde sürüklerken, kader bir Berlin akşamında gerçeğiyle de tanıştıracaktır: Maria Puder.

Okumaya Devam »

Aşk - Elif Şafakİki göl, iki de nehir var romanda. Mevlana ve Ella göl, Şems ve Aziz nehir… Dünyanın bir ucunda başlayıp diğer ucunda sonlanan bir hikâye Şafak’ın son kitabı “Aşk”. Sürükleyici, akıcı, merak uyandırıcı, tedirgin edici, huzur verici…

Yazarın dili kimi zaman ağırlaşsa da okuyucuyu zorlamıyor. Hatta bir süre sonra bu dilin kullanılmasına hak vermeye başlıyorsunuz. Çünkü Rumi’nin yaşadığı zamanları anlatabilmek için şimdi kullandığımız kelimeler yetersiz ve basit gelirdi diye düşünmeye başlıyorsunuz okurken.

Bir taş nehre düşmeye görsün, pek anlaşılmaz etkisi. Hafiften aralanır, dalgalanır suyun yüzeyi. Belli belirsiz bir tıp sesi çıkar; duyulmaz bile akıntının ortasında, kaybolur uğultuda. Hepi topu budur olacağı.
Ama bir de göle düşsün aynı taş… Etkisi çok daha kalıcı ve sarsıcı olur. O taş var ya o taş, durgun suları savurur. (…)
Nehir alışkındır karmaşaya, deli dolu akışa. (…)
Gel gelelim göl hazır değildir böyle aniden dalgalanmaya. (…)

Okumaya Devam »

Pinhan - Elif ŞafakSabahları haylaz, geceleri ise sıkıntı deryalarında boğulan; doğuştan iki başlı, doğuştan iki bedene ve iki ruha sahip olan bir çocuğun; elmaların güzelliğine aldanıp girdiği ve gönlün nereyi gösterirse o yöne git diyen Durribaba’nın türbesine attığı adımla çıktığı yolculuğun hikayesidir Pinhan.

Türbede geçirdiği yıllardan sonra gönlünün doğrultusunda İstanbul’da kendi gibi iki başlı bir mahalle bulur. Dört kapısından dört rüzgar giren bu mahallenin eski adı Akrep Arif yeni adı ise Nakş-ı Nigardır. Fakat bu iki isim birbirlerini hiç sevmezler de. Bir bayram sabahı başlayan kavgalarını sadece ve sadece mahallenin kendileri gibi ikibaşlı olan Pinhan bitirebilirdi. Giriştiği bu savaşın sonunda Pinhan vücudunda yolculuğa çıkar; kendi içindeki insanlarla savaşır, yıllardır yakasından düşmeyen bu utancı içindeki herkese gösterir ve kendini bulur.

Okumaya Devam »

Yüreğim Seni Çok Sevdi - Canan TanAslı ve Murat’ın çok tanıdık gelen hikayesi. Belki çok sıradan bir aşk öyküsü ama zaten okunabilirliği kılan da biraz bu sıradanlık. “Evet ben de yaşadım, hep böyle olur, belliydi zaten…” gibi cümleleri okudukça kurabileceğiniz türden bir roman. İstanbul, Bursa ve Amerika üçgeninde asla kavuşamayan bir çiftin hikâyesi anlatılan.

Gerçeği söylemek gerekirse Canan Tan’ın dilini çok basit buldum. Cümleler seçilirken pek de özenilmemiş, iş bana biraz aceleye getirilmiş izlenimi verdi. Yazarın henüz başka bir kitabını okumadığım için dili hakkında uzun uzadıya yorum yapmayı pek doğru bulmuyorum. Ancak bu roman için “yalın” ya da “sade” sözcükleri yerine aklıma “basit” den başka tanımlama gelmiyor. Biraz Duygu Asena kokusu aldığımı da eklemek istiyorum. Yazarın etkilenip etkilenmediğini bilemem ama bence çok fazla ortak noktaları var.

Okumaya Devam »