Sabahları haylaz, geceleri ise sıkıntı deryalarında boğulan; doğuştan iki başlı, doğuştan iki bedene ve iki ruha sahip olan bir çocuğun; elmaların güzelliğine aldanıp girdiği ve gönlün nereyi gösterirse o yöne git diyen Durribaba’nın türbesine attığı adımla çıktığı yolculuğun hikayesidir Pinhan.
Türbede geçirdiği yıllardan sonra gönlünün doğrultusunda İstanbul’da kendi gibi iki başlı bir mahalle bulur. Dört kapısından dört rüzgar giren bu mahallenin eski adı Akrep Arif yeni adı ise Nakş-ı Nigardır. Fakat bu iki isim birbirlerini hiç sevmezler de. Bir bayram sabahı başlayan kavgalarını sadece ve sadece mahallenin kendileri gibi ikibaşlı olan Pinhan bitirebilirdi. Giriştiği bu savaşın sonunda Pinhan vücudunda yolculuğa çıkar; kendi içindeki insanlarla savaşır, yıllardır yakasından düşmeyen bu utancı içindeki herkese gösterir ve kendini bulur.
Okumaya devam »
25 Åžubat 1907 Gümülcine doÄŸumlu Sabahattin Ali’nin 2 Nisan 1948’de Kırklareli’ndeki ÅŸaibeli ölümünün ardından bugün tam 60 yıl geçmiÅŸtir.
İstanbul Öğretmen Okulu mezunu Sabahattin Ali bir yıl mesleÄŸini yaptıktan sonra, Milli EÄŸitim Bakanlığı tarafından 1928’de Almanya’ya gönderilir. Almanya’da iki yıl kaldıktan sonra Anadolu’nun çeÅŸitli bölgelerinde Almanca öğretmenliÄŸi, Milli EÄŸitim Bakanlığı Yayın Müdürlüğü’nde memurluk ve Devlet Konservatuarı’ nda dramaturgluk yapar.
İlk yazıları 1925-1926 yılları arasında Balıkesir’de “Irmak” dergisinde yayınlanır. 1930’lu yıllarda Türk öykücülüğüne yeni bir soluk getirir. Gerçekçi öykülerinde tanımlamakta güçlük çektiÄŸimiz insani duygularımızı, insanlığın zavallılığını, biraz da ne denli basit varlıklar olduÄŸumuzu mükemmel üslubuyla tasvir eder.
Okumaya devam »
Aslı ve Murat’ın çok tanıdık gelen hikayesi. Belki çok sıradan bir aÅŸk öyküsü ama zaten okunabilirliÄŸi kılan da biraz bu sıradanlık. “Evet ben de yaÅŸadım, hep böyle olur, belliydi zaten…” gibi cümleleri okudukça kurabileceÄŸiniz türden bir roman. İstanbul, Bursa ve Amerika üçgeninde asla kavuÅŸamayan bir çiftin hikâyesi anlatılan.
GerçeÄŸi söylemek gerekirse Canan Tan’ın dilini çok basit buldum. Cümleler seçilirken pek de özenilmemiÅŸ, iÅŸ bana biraz aceleye getirilmiÅŸ izlenimi verdi. Yazarın henüz baÅŸka bir kitabını okumadığım için dili hakkında uzun uzadıya yorum yapmayı pek doÄŸru bulmuyorum. Ancak bu roman için “yalın” ya da “sade” sözcükleri yerine aklıma “basit” den baÅŸka tanımlama gelmiyor. Biraz Duygu Asena kokusu aldığımı da eklemek istiyorum. Yazarın etkilenip etkilenmediÄŸini bilemem ama bence çok fazla ortak noktaları var.
Okumaya devam »
Maalouf, 1993 yılında yayınlanan ve kendisine Goncourt Ödülü’nü kazandıran bu romanını gerçek bir öyküden esinlenerek yazmış. 19. yy’da Ebu-keÅŸk Maalouf adında biri bir patriÄŸi öldürmüş ve ardından oÄŸluyla birlikte Kıbrıs’a sığınmıştır. Ancak buradayken emirin bir hafiyesi tarafından kandırılarak memleketine geri getirilip idam edilmiÅŸtir.
Yazar, bu gerçek öykünün merkezliğinde romanın geri kalanını kendini inceden hissettiren mistik bir hava eşliğinde tamamen kurmaca şeklinde oluşturmuş. Ancak bunu o kadar ustaca yapmış ki olayların kurgusu, ince detayların ele alınışı, mekân betimlemeleri ve eski bir hikâyeyi anlatırken kendisine dayanak noktası oluşturan başvuru kaynaklarının aktarımı karşısında -ki bunlar da bu kurmacanın birer parçaları- kendinizi bir kurmacanın çok daha ötesinde bir yerlerde bulabilirsiniz.
Okumaya devam »